Tarık Ramazan’ın gözünden Arap uyanışı - Kerim Balcı

2013-09-18 14:57:46

Tarık Ramazan Arap Uyanışı’nın Suriye’yi karıştırmaya başladığı bir dönemde yayımlanan İslam ve Arap Uyanışı adlı kitabında, ayaklanmaların henüz bir devrime dönüşmediğinin altını çiziyor. Düşünür sosyal, siyasi, kültürel ve dinî boyutlarıyla topyekûn bir değişim için muhalif gençlerin İslami kaynakları kullanmaları gerektiği görüşünde.

İsviçre doğumlu, Mısır asıllı bir aydın Tarık Ramazan. Kimliği bir taraftan dedesi Hasan el-Benna’nın barışçıl Müslüman Kardeşler ideolojisiyle, diğer taraftan Nietzsche üzerine doktorasını yaptığı Frankofon Cenevre Üniversitesi’nin sağladığı felsefi tartışmalar ortamında şekillendi. Eserlerinde İslam dünyasını dışarıdan izleyen “bizden biri” olmayı başardı hep. Bu sayede gerek Batılı okurlara, gerekse İslam dünyasında bir şeylerin yanlış gittiğine inanan genç Arap-Müslüman kitlelere hitap edebildi.

    İslam ve Arap Uyanışı, Rama-zan’ın kendi benliğinde kurduğu bu sentezin bir ürünü: Eserin ilk yarısında Batılı metotlarla İslami şarkı inceliyor, ikinci yarısında ise bir Arap-Müslüman olarak Arap Uyanışı’na başarının yolunu gösteren bir ideoloğa dönüşüyor. Kitabın ilk iki bölümü “Ne oldu?” sorusunu cevaplarken, ikinci iki bölüm “Şimdi ne yapılmalı?” sorusuna yoğunlaşıyor böylelikle…

NE OLDU?

İhtiyatlı bir iyimser olarak Ramazan, Arap Uyanışı’na duygu galeyanı ile temeli olmayan şüpheciliğin aşırılığından uzak bir bakış geliştirmeye çalışır. Ayaklanmaların tamamen iç dinamiklerle gerçekleşmemiş olduğunu, özellikle siber-muhaliflerin sosyal medya üzerinden örgütlenme konusunda Batılı güçler tarafından eğitildiklerini kabul eder ama yine de ayaklanmaların güçlü yerli kaynaklarının inkâr edilmesinin hata olacağını söyler. “Ayaklanmalar ısmarlama mı?” başlıklı birinci bölüm bu soru ile ilgilenir ve kaçınılmaz bir sürecin kontrol edilip yönlendirilmesi gayretiyle tümden Batılılar tarafından kurgulanması arasındaki farkı ortaya koymaya çalışır.

    Ramazan, Batılı ülkelerin yönlendirme gayretlerinden memnun değildir elbette: “İster diktatör ister İslamcı olsun, Batılı devletlerin en iyi dostu çıkarlarına en iyi hizmet edendir.” der ve Amerika’nın en iyi ihtimalle gözetimli demokrasilerin kurulmasına izin vereceğini iddia eder.

    “İhtiyatlı İyimserlik” başlığı altında Ramazan, pasif halk ayaklanmalarının nasıl olup da diktatörleri devirebildiğiyle ilgilenir. Kitabın bu ikinci bölümü Suriye’de olayların başlamasından hemen sonra yazılmış olduğundan, yazar Suriye’de yaşanan dramdan daha ziyade devrim sonrasında ülkenin yönetilebilirliğiyle alâkalı endişelerini dile getirir. Kitabın en büyük eksiği, biraz da böyle erken bir dönemde yayımlanmış olması. Birinci bölümde siber-muhaliflerin aldığı örgütlenme eğitiminin belirleyici değil, kolaylaştırıcı olduğunu söyleyen Ramazan, bu bölümde ayaklanmaların başarısız olduğu Bahreyn ve diğer petrol krallıklarında yaşayan gençlerin söz konusu eğitimi almamış olduklarından bahsederek kendisiyle çelişiyor.

Şimdi ne yapmalı?

Kitabın geri kalan kısmından bağımsız olarak da okunabilecek olan “İslam, İslamcılık, laikleşme” başlıklı üçüncü bölümde Türkiye’de yakın geçmişte yaşanmış İslamcılığın ölümü tartışması çok daha derin bir analitik bakış açısıyla ve bütün Arap dünyasını da kapsayacak şekilde elden geçirilir. İslamcılık sonrası bir dönemde yaşadığımız konusunda Olivier Roy’un gözlemini destekler Ramazan, ama eklemeden edemez: “İslam’la işimiz bittiği anlamına gelmiyor bu.” Ramazan, Arap Uyanışı’nı gerçek bir devrime dönüştürebnilecek dinî ve kültürel malzemenin İslami kaynakta bulunduğuna inanır çünkü.

    Yazar kitabının bu bölümünde olguları oldukları gibi incelemeyi bırakır ve nasıl olmaları gerektiğiyle ilgilenen bir ideoloğa dönüşür. Bu çerçevede İslam’la birlikte yaşayabilecek bir laiklik modeli geliştirmeye çalışan Ramazan, Türkiye modelini de inceler ve “bir amaçtan ziyade araç olarak görülmesi” kaydıyla bu modelden dersler çıkarılabileceğini söyler.

    “İslami Kaynak” adlı dördüncü bölümde Ramazan’ı ilgilendiren konu diktatörleri devirirken ihtiyaç duyulmayan aidiyet duygusu, hayata yüklenen anlam, anti-emperyalizmin hakikaten mevye verecek bir versiyonu, ekonomik alternatifler gibi çözümler üretebilecek bir sistemdir. Ramazan bunu İslam’da bulur. Bu çerçevede yazar, şeriat ve cihat kavramlarını yeniden tanımlar ve şeriatın haysiyet, adalet, özgürlük ve dinî, siyasi ve kültürel çoğulculuk gibi ulvi amaçlara bürünerek yükseleceğinin, cihadın ise ırkçılık, yozlaşma ve diktatörlüğe karşı direnişin adresi olduğunun altını çizer.

    Ramazan’a göre siber-muhalifler artık bir yol ayrımındadır. Rejimi yıkmış olabilirler, ama şimdi var olan ve hepsi krizdeki sistemlerden birini yeniden mi üretecekler yoksa “kendilerinden, tarihlerinden, halkın umutlarından başlayarak yeni bir şeyler ortaya koymak için kapasite ve araç mı geliştirecekler?” Geliştirilmesi gereken kapasite ve araçlar dört alanda yoğunlaşmalıdır Ramazan’a göre: Eğitim, iş piyasasına adım atan gençlere kılavuzluk, kadınların özerklik haklarının gerçekleştirilmesi ve toplumu içerden çökerten salgın halindeki yoksulluğa ve yozlaşmaya karşı kampanyalar.

    Tartışma en sonunda gelip Filistin meselesine dayanır ve bu çatışmaya bir çözüm bulunamadığı takdirde Arap dünyasının demokrasiye doğru gerçekten evrilmesinin mümkün olmayacağı iddiasıyla tamamlanır. Yazar bu konuda da fazlasıyla iyimser, Avrupa ve ABD’nin İsrail’in saldırgan politikalarına sonsuz destek vermelerinin kendileri için de zararlı olduğunu anlayacaklarını düşünüyor. Ona göre İsrail’in günleri sayılı.

İSLAM VE ARAP UYANIŞI, TARIK RAMAZAN, ÇEV. MEHTAP IŞIK, AÇILIM KİTAP, 224 SAYFA, 17,50 TL

http://kitapzamani.zaman.com.tr/kitapzamani/newsDetail_getNewsById.action?newsId=8231

Kapat